En son geliştirdiğim Struts 2 üzerine temellenmiş projem ile ilgili bir yazı yazmayı planlıyorum. Benim için java web programlamayı öğrenirken çok güzel bir çalışma olduğunu söyleyebilirim. Yaşadığım bir çok problem oldu ve bir çok noktada güzel deneyimler elde ettim. Kendi açımdan bakarsak deneysel bir çalışma olduğunu söyleyebilirim. Bu süreçte kullandığım araçları ve sistemle etkileşimlerini bir yazı dizisine çevirmeyi düşünüyorum fakat nasıl yapacağımı daha karara bağlamadım.
Temel olarak kullandığım araçlar şunlardı:
Struts2
Hibernate
junit
ehcache
log4j
jquery
jasperreports
SVN
DWR
Bu teknolojileri tüm derinliklerine kadar kullandığımı söylemem abesle iştigal olacaktır fakat bir projede kullanım biçimleri konusunda sayısız makale okudum ve kendi projemde başarılı bir şekilde uygulayarak aktif olarak kullanılabilen bir sistem yarattım. Hatalar yaptım , yeni şeyler öğrendim. Tüm bunlara ek olarak okumam gereken bazı kütüphaneler daha var. Hatta struts2 harcinde incelemem gereken web framework leri bulunuyor. JSF ve Wicket gözüme çarpanlardan. Yapıları birbirlerine çok benziyor ve ASP.NET i çağrıştırıyorlar. İnsanı kısıtlarlar mı bilemiyorum incelemek gerekli. Bunun için bir aylık bir süre tanıdım kendime.
Bu süreçte incelemem gereken diğer şeyler
Maven /Ant ?
Groovy
Validation (client - server AJAX kullanılıyorsa DWR mı kullanılmalı bu struts2 de kolayca yapılabiliyor…)
Workflow - henüz bildiğim bir kütüphane yok
Security - Acegi çok popüler onu biliyorum
HDIV güvenlikli sayfa bağlantıları için Strtus 2 eklentisi mevcut
Struts 2 için spring ve JSF eklentileri acaba güzel olur mu bu kompozisyon.. Spring XML bolluğu demek. JSF sayfa veya component durumunu saklayabilmek demek.. Henüz fikrim yok..
JSON & JIRA - JSON serialization için struts 2 de bir eklenti kullandım. Bir grid bileşeni ile kullandım sonra vazgeçtim.Diğer kullanım alanlarına bakmak gerekiyor.
i18n - oldukça önemli bir konu bence.
CVS - SVN kullanmaktan son derece memnunum ama bir de CVS ye göz atmak gerekecek. Hepsi aynı bu araçların ne de olsa..
javadoc - Xdoclet - şimdiye dek kullanmadım ama gerekli olduğu kanısındayım.
Bu sabah bir film izleyerek güne başlamak istedim.
Biliyorum güne başlamak için pek alşık olmadık bir yöntem.
Ne izleyeyim derken bu filme gözüm takıldı ve önyargılar içerisinde izlemeye başladım.
Yine bir amerikan gençlik filmiyle karşı karşıyayız diye düşünürken olayların seyri birden değişti.
Diğerlerinden farklı olan iki çocuğun geliştirdiği dostluğun öyküsü bu. Biri zor geçinen ailesinin üzerinde oluşturduğu işe yarama baskısıyla uğraşan Jess ve diğeri kasabaya yeni taşınan bir yazarın kızı olan Leslie. Jess hayalgücünü çizdiği resimlerle dışa vursa da sürekli bir gerçeklik baskısı altındadır. "Hayat senin resimlerindeki gibi değil evlat" diye her seferinde babasından azar işitmektedir. Leslie ise daha rahat ve zihnini sürekli açık tut diyen biridir. Bu iki genç birbirlerini etkilerler. Jess 'in hayalgücü Leslie'nin hayalgücüne teslim olur ve kendilerine bir dünya kurarlar.
Okuldaki ve evdeki problemleri geride bıraktıkları tek yer birlikte oldukları ormanlık alandaki hayali dünyalarıdır. Hayaller birgün çok farklı bir gelişmeyle bozulur… Bundan sonrasını anlatmanın gereği yok. izleyen öğrenecektir.
Hani sözler vardır içimizdeki çocuğu öldürmemek, sürekli çocuk kalmak gibi. Sanırım yaşantının getirdiği problemler yüzünden bu çok yaratıcı yönümüzü kaybediyoruz. Belki çok üretken olabilecek insanlar çarklar arasına girdiklerinde sistemin istediği gibi düşünmeye başlıyorlar. Hepimiz bu büyük oyunun bir parçası oluveriyoruz. Tencerede yavaşça ısıtılan kurbağa gibi yaşadığımız bu değişimin farkına çok geç varıyoruz fakat iş işten geçmiş oluyor. Sıçrayıp kaçmaya dermanımız olmuyor. Hayal kurmayı beceremeyen insanlar olarak hayal zannettiğimiz şeyler peşinden koşmaya başlıyoruz… Hayal dediklerimiz aslında çok sıradan şeyler oluveriyor. Şöyle bir arabam olsun diye hayal kuruyorum diyor birisi.. Hayır bence bu hayal değil sadece bir istek, bir dilek… Tam olarak nasıl anlatmam gerektiğini bilemiyorum ancak hayal etmek bundan daha fazlası olmalı… Hepimiz biraz hayalperest olabilsek acaba dünya daha mı güzel olurdu ?
Bridge To Terabithia belki bu kadar fazlasını anlatmak istemiyor fakat filmde de denildiği gibi "Keep your mind open…"
İnsan sevdiklerine kavuşmak istiyor. Rafa kaldırdığı planların şöyle bir tozunu alıyor. Kapaklarını açıp içerik kısımlarına bakıyor ve yine bıraktığı yerdeki heyecanı yaşayıp yaşayamadığını tartıyor.Buraya gelirken geride bıraktığım birçok hayalim oldu ve birçok hayalim de bu süreçte değişti.
Fakat aralarında bazı planlar var ki onlar hala aynı heyecanı taşıyorlar. Aslında her gün yanımda taşımış olduğumu farkediyorum. Hergün raftan indirip tozlarını almışım.. Hergün içeriklerine bakmışım, eklemeler yapmışım, çıkartmalar yapmışım, imla hatalarını düzeltmişim. Fakat her akşam yatağıma yattığımda tüm bunları yaptığımı unutmuşum.Evet hayallerim var ve bir de hayalden tasarıya ve plana dönüşmüş yapılacaklar listem var.
Bunların bazıları kendi başıma gerçekleştireceğim ve bireysel gelişimime yönelik dosyalar ve yeryüzünde kimseyi ilgilendirmediğini söyleyebilirim. Ama aralarında bazıları var ki benim dışımdaki insanları da etkileyecek planlar…
Tek başma gerçekleştirmemin mümkünatı olayan kapağında iki kişinin adı geçen planlar.
Tüm düzenimi bozmuş olarak yaptığım görevim bitince yeniden bir düzen kurmak durumundayım.
Belirsizlikler mevcut fakat açıkça söylemek gerekirse hiçbiri gözümü korkutmuyor, kendime güvenim tam.
Endişeler mevcut fakat üstesinden gelinemeyecek gibi değiller.
Artık daha fazla çalışmam hatta iki kişilik çalışmam gerekiyor.
Bütün planlarıma "biz" olmanın gereği olarak daha fazla çalışılacak maddesini eklemem şart…
Kısa zamanda alınması gereken çok yol var , o "evet" demeden önce.
Muhteşem bir Atıf Yılmaz filmi ve yine muhteşem bir Tarık AKAN oyunculuğu..
79 yılında çekilmiş bu film doğuda yaşanmış gerçek bir olayı aktarmakta.
Yokluk ve cahillik içerisindeki bir insanın kendi doğruları çerçevesinde oğlunu kurban etmesini anlatıyor.
Yorumlanmayan ve dogmatik dini bilginin hayatlar üzerindeki etkisi yeriliyor.
Atıf Yılmaz bu güzel malzemeyi kullanarak çok güçlü bir konu üzerinde felsefe yapıyor denilebilir.
İnsan bu filmi izledikten sonra saatlerce üstüne konuşabilir.
Bu gerçek hikaye bize Türkiye'nin doğusunda hala yaşamakta olan feodal düzendeki tüm çarpıklığı 1.16 saat gibi gibi kısa bir sürede anlatmaya yetiyor da artıyor bile.
Son derece başarılı ve hala taze bir film.. Mutlaka izlenmeli…

Sevdiklerinden uzakta yalnız hissedermiş insan şimdi anladım.
Görmek şansı varken ertelenen o anların önemini kavradım.
Bireyin yanlız yapabildiği düşüncesi koca bir yalan, biz bizi sevenlerle biziz.
Son dönemde izlediğim filmler arasında öne çıkan iki tanesi Serdar Akar'ın Gemide ve FAtih Akın'ın Kısa ve Acısız (Kurz und schmerzlos) filmleri oldu.
Gemide filmi kötü başlayan ve kötü biten bir film. Filmin hiç mutlu anı yok. Yabancı uyruklu kadınların ülkemize pazarlanmak için getirildiği haberlerini hep duyarız. Jandarma baskınlarında ufak, gizli hücrelerden kadınlar çıkartılır. Hepsinin de değişik birere hikayesi vardır am sadece başlangıçları itibarıyle. Belki de hayalleri faklıdır sadece. Vardıkları son nokta hepsinde aynıdır. İnsan onurunun ayaklar altına alınması ve erkek egemen toplumda kadının aşağılanması.
Gemide filminin konusu aslında bu değil. Film kadının yaşadıkları ve içinde bulunduğu durumla hiç ilgilenmiyor, kadının hislerine dair hiçbir anlatım yok. Son sahne dışında filme katılmıyor. Filmin ana konusu bilinçsizce bir işin içine bulaşmış arkadaşların kendi çıkarları söz konusu olduğunda arkadaşlarına her an ihanet edebileceği hissi üzerinde yoğunlaşmış.
Sinirlerin gerildiği anda herkesin çıkarları uyuştuğu için bir arada durduğu güvensiz bir ortam sergileniyor film boyunca. Birbirlerinin yaptıkları hatalar yüzünden isteseler de birbirlerinden kopamaz duruma geliyorlar. Konu yönünden zengin olmasa da oyunculuk ve kurgu bakımından son derece başarılı. Filme benim baktığım açıdan bakmayıp kadının dramı şeklinde bakanlar da olabilir, filmin yapısı buna son derece müsait bu da ayrı bir güzelliği.
Gelelim Fatih Akın'ın erken dönem filmlerinden biri olan Kısa ve acısız filmine. Birlikte çok şey yaşamış üç gençten birisi hapisten çıkar ve kendine güzel bir hayat kurma hayalleri taşır. Gençler hayatta tutunmamış belirli bir arayış ve statü peşinde olan gençlerdir. Tutunamayışları aşk hayatlarını alt üst ederken , arayışları onları yanlış yerlere ve yanlış ilişkilere sürükler. Cebrail (hapisten çıkan ağır abi) tam bir Türk delikanlısı portresi çizmektedir. Hapiste örselenmiş, artık uslanmış ve daha kurallı bir hayat istemektedir. Arkadaşlarına sıkı sıkıya bağlı onlar için her şeyi yapabilecek birisidir. Dayak da yer adam da öldürür. Tüm bunların yanında kız kardeşi arkadaşıyla çıkıyorken başkasını sevmeye başladığında ses etmez, adildir, bir Türk abisi gibi davranmaz kızkardeşine saygı duyar. Bu açıdan modern bir portre de çizmektedir.
Bir sahnede arkadaşı kızkardeşinin yeni sevgilisiyle öpüştüğünü görüp adama saldırıp da sopa yediğinde, kız kardeşin sevgilisini çok pis döver. Kızkardeşin sokakta öpüşmesine değil de arkadaşının sopa yemesine dayanamadığından kavgaya bulaşır. Bir o kadar bizden ve bir o kadar bizden uzak bir sahne çizmeyi başarmıştır Fatih Akın bu sahnesinde.
Bu iki film de son derece sade, son derece kısıtlı mekanlarda çekilmiş fakat bir o kadar mesaj dolu iki güzel film.
İzlemeye değer.
Big lebowski filminde en ünlü sahnelerden biri Dude'un dışarı açılan kapıya içeri doğru engel koymasıdır. Bu sahne unutulmaz bir sahnedir.
Fakat gelin görün ki vizyondaki birçok filmde bu hata yapılagelmektedir.
Son zamanlarda Tv de ve bilgisayarda denk geldiğim "Signs" ve şu an adını anımsayamadığım bir 2000 yıllar filmi…
Evet şimdi hatırladım filmi… "Captivity" …
Bu nasıl yapılabiliryor bilmiyorum ama yapılıyor işte…
Little Miss Sunshine son dönemde izlediğim en mükemmel film.
İnsan öyle duygulanıyor, öyle coşuyor ,öyle eyleniyor ki anlatamam.
Belki içinde bulunduğum psikoojidendir fakat bu film bana yaşamdan bir dilim sundu ve bu dilim kocaman taze meyvelerle ve bol cikolota parçalarıyla doluydu.
Umutlar ve hallerin yıkıldığı yerde aile olmanın, paylaşmanın güzelliği, yıkıntıların arasında birbirine olan saf sevgiyi hissetmenin tadı. Kırık aynalarda güzel, sevgi dolu ışıldayan yüzler, sevdiklerimizin yüzleri…
Birbirini karşılıksız sevmenin doyumsuz hissi, kavga küfür, üzüntü, hırs fakat en önemlisi dayanışma, birlik olma…
Ben fazla detay vermek istemiyorum sadece izleyin görün..
Hayattan bir tat… Mutlaka izlenmesi gerekiyor..

Sevdiklerinin yakınında olmak ruhun kurumasını engelliyormuş.
Son zamanlarda zihnimin ve düşüncelerimin taşlaştığını hissediyorum.
Belki bu şekilde kendimi koruyorumdur bilmiyorum.
Sevdiklerinle kucaklaşabilmek sanırım zihnimizin hayat suyu.
Sevdiklerimizin sevgisi ile besleniyoruz, böyle bir bütün olarak kendimizi koruyabiliyoruz.
Sevgi tüm bedenimizi besleyen bir su gibi, içimize aktıkça daha bir verimli yaşıyoruz hayatı.
Hayatta yerine konamayacak anlar var ve insan bazen bunları kaçırdığı için kendine kızar.
Kendine değil de içinde bulunduğun göreve kızma şansında da yoksa iş karışıyor.
Tabi sevgi, paylaşım diye yazdık buraya ama uzaktan insan bazen bunları hissedemiyor.
Tam anlamıyla hissetmek için sanırım daha fazlasına ihtiyaç duyuyorum.
Şu an o kadar çok kişiyle bu anı paylaşmak isterdim ki anlatamam…
